İmkansızlık…
İmkansızlığın hikayesi derler ve susarlardı. İmkansızlıkta insanların bir ölçütü değil miydi? İnsanlar mükemmel değil ise imkansız diye bir seyde olmamalıydı. Peki bu imkansızlık nerden geliyordu? Kişilerin düşüncelerindeki önyargılar bunu nasıl kuşatıyordu? İşte bu önyargısal imkansızlıklar başlatırdı herşeyi.
Sonsuz bir duygu seline sahipken bu kadarda içine sıkışıp kalmak sadece insan denen varlıkta gerçek olabilirdi zaten. Eleştirilerin gölgesinde kalmış , bakış açıları arasında sıkışmış , elde etme şansı varken onu tutup almak yerine ellerini cebine sokan ve içinde kalmış bir buruklukla arkasını dönüp giden varlıklarız. Asıl imkansızı yapan bizleriz.
Peki böyle varlıkları aşklara ulaştıran neydi? Gözlerdeki saflık değildi. Artık eskisi gibi bakmıyordu o gözler. İnanç mı? Hayır güven karşılıklı olarak çökmüş kolay kolay kurulamayan bir kuram olmuştu. Duygulardaki bütünlük? Kimbilir belki de cebini dolduran bir bütünlüktür. Demek artık bu duygusal varlıklar bile duyguları yerine kağıt parçaları sokabiliyormuş.
Bugüne kadar aşkın ulaşıldıktan sonra bir bitiş çizgisi olduğuna inanmışımdır. Sevgiyle , aşk arasındaki ince çizginin geçildiği anda duyguların kutsallaştığını. Fakat artık aşkın kaldığına bile inanmakta zorluk çekiyorum. Herkesin yandığı aynı derdin içlerinde farklı yansımalar oluşturması da işi zora sokan ayrı bir durum.
Asıl imkansız olanlar ve olayları imkansızlaştıranlar bizlerken , aşkı neden farklı duygularla harmanlayıp imkansızlaştırıyoruz? Çözülmesi zor ve tartışması uzun bir konu…




